LÜBNAN GEZİ NOTLARI

BİR ŞİİR ÜLKESİ GİBİYDİ LÜBNAN

BİR ŞİİR ÜLKESİ GİBİYDİ LÜBNAN

LÜBNAN GEZİ NOTLARI

Tarih 25 Şubat 2015. Refik Hariri Uluslararası Havaalanındayız. Şubat ayı olmasına rağmen Beyrut’ta hava oldukça güzel. Pırıl pırıl bir güneş bizi karşılıyor.

Akdeniz Körfezinin kıyısında kurulmuş Beyrut’un nüfusu 1,5 milyonun üstünde. Ortadoğu’nun en kozmopolit bölgesi olan Beyrut yıllarca Ortadoğu’nun ekonomik, fikrî ve kültür merkezi konumunda olmuş.

Otelimize yerleşmeyi müteakip hiç vakit kaybetmeden İzmir kordonunu andıran Corniche (Korniş)’e gidiyoruz. Corniche’in sonunda yer alan ve Beyrut’un simgesi olarak kabul edilebilecek Güvercin Kayalıkları (Pigeon Rocks)’nı geziyoruz.

Güvercin Kayalıkları (Pigeon Rocks)

Hemen ardından otelimizin yakın çevresini geziyoruz. Beyrut, 1970’lerdeki iç karışıklıklar, Arap-İsrail Savaşı ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün merkezini buraya taşımasıyla birlikte çok daha sancılı bir döneme girmiş. Civarda hâlâ iç savaşın etkisini taşıyan binaları görebiliyoruz. Buna karşın çok lüks binalar ve arabalar da oldukça yaygın.

Yürüyerek Downtown bölgesine gidiyoruz. Buradaki mimariye sepya rengi hakim. Souks de Beyrut adlı alışveriş merkezini gezdikten sonra mavi kubbesiyle ünlü Muhammet El-Emin Camii’ni geziyoruz. Buranın mimarisinde İstanbul’daki ünlü Sultan Ahmet Camii’nden esinlenilmiş. Camii’nin hemen yanında Saint George Ortodoks Katedrali de yer alıyor. Camii, kilise ve sinagogun yan yana olduğu ender yerlerden birisi burası. Gezimiz sırasında parlamento binası, belediye binası ve Roma kalıntılarını da görüyoruz.

Souks de Beyrut

Şehitler heykeli

Muhammet El-Emin Camii ile Saint George Ortodoks Katedrali yan yana

Beyrut’ta savaştan önce Müslüman-Hristiyan dengesi varken; savaştan sonra Müslüman sayısı artmış.

Akşam yemeği için Eşrefiye (Achrafieh)’ye gidiyoruz. Burası şehrin en lüks bölgelerinden biri. Restaurant akşam 8’de açıldığı için o vakte kadar yakınlardaki ABC alışveriş merkezini geziyoruz.

Bu restaurant oldukça şık bir mekan. Hemen girişinde bir sanat galerisi karşılıyor bizi. Akabinde Lübnan’ın yöresel yemeklerini sırayla tatmaya başlıyoruz. İçerisinde ince bulgurun olduğu lezzetli bir salata olan “tabule”, bir çeşit patlıcan ezmesi olan “mütebbel” ve karşık ızgarayı tadıyoruz. Her biri birbirinden lezzetli olan bu yemeklerin yanında bir çeşit Arap rakısı olan “arak”ı da tadabilirsiniz.

Lisa Restaurant, Achrafieh (Eşrefiye)

Yemekten sonra Al Falamanki’ye geçiyoruz. Köy kahvesi gibi bir ortam karşılıyor bizi. Burada yoğun bir şekilde nargile içiliyor. Biz de yöresel bir lezzet olan “jellab” adlı şerbeti tadıyoruz. Bu gülsuyunu andıran, içinde çamfıstığı ve kuru üzüm olan bir içecek.

Ertesi gün, ilk iş Harissa’ya gitmek oluyor. Toplu taşıma pek yaygın değil. O yüzden 60 dolara bir taksi ile anlaşıyoruz. Önce Jeita’ya gidiyoruz. 21 bin Lübnan lirası ödeyerek (1 dolar 2900 Lübnan lirası) mağara turumuzu yapıyoruz.

Şoförümüz yolculuk esnasında İbrahim Tatlıses’ten Leylim Ley şarkısını dinletiyor bize :) Bu güzel jestle Harissa’ya varıyoruz. Burası Lübnanlı Hristiyanlar için kutsal bir yer. Papa da 1997 ve 2012 yıllarında burayı ziyaret etmiş.

Harissa: Meryem Ana Heykeli

Meryem Ana Heykelinin bulunduğu tepeye teleferikle çıkıyoruz. Buradan Akdeniz’deki günbatımını izlemek de ayrı bir duygu. Dönüşte vakit darlığından paket olarak aldığımız sıcacık “manouche” (zahter ve peynirli ince hamurdan yapılmış bir çeşit pide)yi bir çırpıda bitiriveriyoruz. Bu belki de bugüne kadar yediğimiz en lezzetli pidelerden biri.

Akşam Hamra’ya gidiyoruz. Sayısız bar, restaurant ve alışveriş yerleriyle bizim İstiklal Caddesini andıran oldukça işlek bir yer burası. Yemeğimizi buradaki Barbar adlı restaurant zincirlerinden birinde yemeye karar veriyoruz. Burada “falafel” (sebzeli köfte), “fatuş” (ekmek ve semizotu salatası) ve “sambusek” (bir çeşit içli köfte)i tadıyoruz. Oldukça lezzetliler. Zaten Lübnan mutfağı dünyaca ünlü bir mutfak.

Yemek sonrası February adlı eğlence mekanına gidiyoruz. Eski hit müzikler eşliğinde oldukça eğleniyoruz.

Ertesi gün Bsharri (Beşari)’ye gitmek üzere yola koyuluyoruz. Yolculuk esnasında, rehberimiz Şaban, bize Çanakkale türküsünü söylüyor; hem de Hasan Mutlucan’ın tonlamasıyla... :) Bu türküyü Çanakkale savaşına katılan dedesinden öğrenmiş.

Gittiğimiz yer, dünyaca ünlü şair ve ressam Halil Cibran’ın doğduğu topraklar. Yol boyunca zeytin ağaçlarını görüyoruz. Yemyeşil tepelerden geçiyoruz. Kar ve güneş bir arada. Eşsiz bir manzara bize eşlik ediyor.

Beşari Kasabasının, Lübnan bayrağında yer alan sedir ağacının koruma altına alındığı tek yer olduğunu da ayrıca öğreniyoruz. Burada 8 bin yıllık bir sedir ağacını görme şansımız da oluyor.

Beşari’de Maruni köyünü geziyoruz. Rehberimiz köyün % 5’inin Müslüman, gerisinin ise Maruni olduğunu söylüyor.

Halil Cibran’ın müze haline getirilmiş evini ziyaret ediyoruz. Önce yaptığı tabloları inceliyoruz. Daha sonra evin altında yer alan mezarına iniyoruz.

İndiğimiz yer oldukça loş. Yalnızca biz varız. İlk olarak karşımıza bir yazı çıkıyor: “I’m alive like you. And now, I am standing beside you.” (Ben de senin gibi hayattayım halen. Ve şimdi, yanıbaşınızda duruyorum.) Daha sonra ardımızda bir gölge görüyor ve ürperiyoruz. Ardından mezar taşında yazan yazıyı okumaya devam ediyoruz: “Close your eyes and look around. You will see me in front of you...” (Kapa gözlerini ve etrafa bak. Hemen önünde beni göreceksin...) Bu arada bir de bakıyoruz ki arkamızdaki gölge yer değiştirmiş. Sanki Halil Cibran’ın ruhu bizi izliyor!

Lavaboda Lübnanlı kızlarla ayaküstü muhabbet ediyoruz. Bizim Türk olduğumuzu anlıyorlar. Türk dizileri her yerde olduğu gibi burada da çok meşhur. Bize Muhammet’i soruyorlar. Kıvanç Tatlıtuğ burada Muhammet olarak biliniyor ve çok seviliyor.

Yemeği kasabanın hemen girişindeki şirin ve hoş bir mekanda yiyor ve yine Lübnan mutfağının eşsiz yemeklerini tadıyoruz. Yemek sırasında rehberimiz bize hayat hikayesini anlatıyor. Maceralarla dolu yaşam öyküsünü ilgiyle dinliyoruz. Lübnan’dan İngiltere’ye uzanan yolculuğunu ve İngiltere’de sokak çalgıcılığı yaptığı sırada John Lennon’un parçası çalarken John Lennon’un kendisine rastlamasını zevkle dinliyoruz.

Rehberimiz Şaban’la yemek sohbeti

Dönüş yolunda rehberimiz bize duaları Türkçe mi Arapça mı ettiğimizi soruyor ve bize Fatiha Sûresinin anlamını söylüyor. Keyifli bir sohbetle yolu tamamlıyoruz.

Akşam Cemayzeh’e gidiyoruz. Burayı sakin bulup tekrar Hamra’ya geçiyoruz. Burada Türk kahvesi içiyoruz. Kahve, bizdekinden farklı olarak köpüksüz. Burada kadın sürücü sayısının fazla oluşu da ayrıca dikkatimizi çekiyor.

Halil Cibran’ın şu sözleriyle Lübnan’a veda ediyoruz:

Evim bana der ki: Beni bırakıp gitme. Geçmişin var burada. Ve yol der ki: “Hadi benim peşimden gel, ben senin geleceğinim.” Ben evime ve yola derim ki; benim ne geçmişim var, ne geleceğim. Eğer burada kalırsam kalışımda bir ayrılış vardır. Ve gidersem ayrılışımda bir kalış vardır.”

  • Etiketler

  • Sende Yorumunu Bırak

    • Hakkımızda

      Bir zamanlar TRT’de yayımlanan “Az Gittik Uz Gittik” adlı yarı çizgi film, yarı belgesel tadında bir program vardı. Hiç kaçırmadan izlerdik. Yine Jules Verne’nin kaleme aldığı macera romanı “80 Günde Devrialem”i severek okur, çizgi film uyarlamasını ilgiyle takip ederdik. Meğer tüm bunlar içimizde filizlenen dünyayı gezme aşkını...Devamı

      • Seul Kulesi
      • Pokhara Gölü
      • Özgürlük Meydanı
      • Machu Picchu
      • Kardan kız
      • Pirinc tarlaları
      • Opera Binası
      • Recoletta Mezarlığı
      • Malula
      • Titicaca Gölü
      • Soweto sakinleri
    • Dünya Kazan, Biz Kepçe